Kemençenin virtiözüdür. Kemençede gelmiş geçmiş en büyük, en
ulaşılmaz
addır. Karadere köyündendir. Babasının adı, Süleyman,
annesinin adı Esma'dır.1878-1964 yılları arasında yaşamıştır. Karamanın kemençede
ustası Kandahor
köyüden Kuyucuoğlu ile Tuzcuoğlu'dur.
Çeşitli savaşlara
katıldığı için Karaman
(Kahraman) adıyla ünlenmiştir. istanbul'da saraylarda
çalmış, oynatmıştır. Radyo-evine de girmiştir. Bölgede
çalınan bir çok ezginin, oyunun yaratıcısıdır. Kendisiyle tüm düğünlere giden, her çalışta oynayan arkadaşı
Hasbal Keskin için Hasbal
havasını yapmıştır. Düğüne gelenleri karşılama havası olarak
çalınan Cezayir'de
Karamanın düzenlemesidir. Şırıp şırıp oyun havası da
onundur.
Horon oynanırken geçilir şırıp şırıp havasına. Karaman
dışında hiçbir kemençeci oyun
sırasında bu havaya dönememiştir. Karadere'de ilahili bir
düğün yapılacaktır. Ama
düğüne pek gelen olmaz. Sonra Karaman'ı çağırırlar. Gelir,
çalmaya başlar
Karaman, bir büyük düğün olur. Horanın halkası genişler
iyice. Karaman düğünü
yansıtan bir türkü yakar:
Mayıs ayı gelende
Balıkçı göle daldı
imam i le bayrağı
Bakın kapıda kaldı
Horanın sonuna doğru bahşiş toplamaya başlar. Muhtarın
verdiği bahşişi beğenmez:
Baktım da göremedim
Gözünün karaşını
Bakın da geri verin
Muhtarın parasın ı
Cevdet Çağla'nin radyoda yönetici olduğu sıralarda Karaman
da radyodadır.Sınır tanımayan, disipline girmeyen, kendi kafasına göre
yaşayan bu büyük usta
fazla kalmaz radyoda. Ondan, yarattıkları, yetiştirdikleri
dışında ses kalmadı.
Karaman ekolünde çalan kemençccilerimiz şunlardır: Hacıali
Özdemir (1904-1979), Kemal Caba (1925-1956), Nazmi Özdemir (1937-2000).
Sabri Özdemir
(1937-1994), Sami Günay (1938), Hüseyin Özdemir (1948)
"KEMENÇENİN ORDİNARYÜSÜ PİÇOĞLU OSMAN
(GÖKÇE)
Picoğlu Osman 1317 (1901) yılında Görele'nin Daylı köyünde
dünyaya
geldi, iki defa evlendi, ilk evliliğinden üç kızı, iki oğlu
oldu. Oğulları Ali ve ismail
rahmetli olmuşlardır. Kızlan ise. hayattadır, ikinci
evliliğinden ise, çocuğu olmamıştır. Babası ismail Efendi de kemence çalardı. Kemençeyle
ilk tanışması babası
sayesinde olmuştur. Küçük yaşta babasını kaybedince, o
yılların en ünlü kemence
üstadı Karaman Halil Ağa'nın (Kodalak) yanında iki yıl kadar
keçi çobanlığı yapmış, bu sayede kemence çalmasını da
öğrenmiştir. Üstün zekası ve kabiliyeti nedeniyle çok kısa zamanda bilgi ve görgüsünü geliştirmiştir.
Niçin Picoğlu?
Karaman Halil Ağa, Osmana hemen hemen tüm bildiklerim
öğrenmişti: "Tuzcuoğlu Horon Havası" hariç... Malum, her
ustanın, çok önem verdiği bir şeyi kimseye öğretmeyip, kendisine saklaması bizim geleneklerimiz
arasındadır. Karaman
Halil Ağa, Osman'ı çok severdi, ama kıskanırda da "Tuzcuoglu
Horon Havası"nın
üstüne de çok titrer, onu kimsenin öğrenmesine tahammül
edemezdi. Osman bu ya,
zeka ve kabiliyet Allah vergisi! Şeytana pabucu ters
giydirecek kadar da kurnaz ve
muzip... Ne pahasına olursa olsun, bu havayı öğrenmeyi
kafasına koyar Arkadaş-
larıyla bir plan yapar. Plan şöyledir: Osman bir köprünün
altına saklanacak, arkadaşları da Halil Ağa'ya "Ağa, hele şu "Tuzcuoğlu'nu çal da
dinleyelim" diyecekler.Nitekim, plan aynen uygulanır. Ağa, kemençenin yayına öyle
bir coşkuyla asılır
ki, Osman'ın köprü altında saklandığını ruhu hile duymaz.
Osman ise, pürdikkat
noktası noktasına bu havayı kafasına yerleştirir. Artık
herşey tamamdır.
Başka bir gün Şalaklı'da bir düğünde Osman, Halil Ağa'nın
yanında bu ha-
vayı çalınca kıyamet de kopar. Kan beynine sıçrayan Ağa,
belindeki tabancayı
çektiği gibi: "Ula ben saa(sana) her gaydayı öğrettim, bunu
da mı çalacaktın piçoğlu piç!" diye küfürü basar. Tabancanın tutukluk
yapmasıyla Osman canını
kurtarır. Kurtarır kurtarmasına da, bu olaydan sonra da "Piçoğlu
Osman" lakabıyla
anılmaya başlar. Olayın etkisiyle hemen orada şu dörtlüğü
söyler:
"Kemençenin bölme
Sene yazan m sene
Salaklığın içinde
Piçoğlu garip gene."
Lakabı üzerinde çeşitli görüşler ilen sürmüştür. Bunları
şöyle bir tahlile tabi
tutalım.
"Piç" kelimesi Şemsettin Sami'nin "Türkçe Lügati'nde şöyle
tanımlanıyor:
"1.
Meşru olmayan ilişkiden, nikahsız anne ve babadan doğan
çocuk
2. Her şeyinufağı, tamam olmayanı, eksik kalmış olanı, aslına ve nesline
benzemeyeni
3.Ağacın kökünden biten sürgün 4. Ahlaksız, arsız (çocuk
insan)"
Piçoğlu Osman'ın katıldığı yayla
şenliklerinden biri
Merhumca takılan "Piçoğlu" lakabının kelimenin birinci
anlamıyla uzaktan
yakından alakası yoktur. Babası bellidir. Adı da ismail
Efendi'dir. Bu lakabın nasıl oluştuğunun kısa hikayesin! de yukarıda anlatmıştık.
Tamamen bir kızgınlık
ifadesi olarak "ahlaksız, arsız çocuk" anlamında
söylenmiştir.
İnsanlara, davranışları, fiziki yapıları veya herhangi bir
olay nedeniyle lakap
takılması dünyada yaygın olarak görülen bir durumdur.
Bunların içerisinde insanları onurlandıranlar olduğu gibi toplum yapışma ters düşen
imajlar doğmasına sebep olan gülünç, argo ve müstehcen lakaplar da maalesef
kullanılmaktadır.
Tarihimizde önemli mevki-makamlara
gelmiş şahsiyetlerin de bu lakaplardan nasiplerini aldıkları bilinmektedir: "Damat Öküz Mehmet Paşa",
"Tabanı Yassı Mehmet
Paşa". "Kethüda Cenaze Hasan Paşa", "Karahisarlı Akkulak
ibrahim Paşa" gibi...
Zamanla bu lakaplar müstear hale gelmekte, sahipleri
tarafından da ister istemez benimsenmektedir. "Piçoğlu"
lakabı da anlaşıldığına göre müstear hale gelmiş, merhum tarafından da benimsenmiştir. "Taş Plak" diye tabir
ettiğimiz plaklarında
da türküye başlamadan önce kendisin! şöyle takdim
etmektedir: "Picoğlu Osman ta-
rafmdan Giresun Karşılamasa'
"Picoğlu" lakabının asla, yaygın olarak bilinen anlamda
kullanılmadığım biz
Giresunlular biliyoruz. Bunun bir kızgınlık ifadesi olarak
söylendiğim, zamanla
Merhum tarafından da benimsendiğim izah ettik.
I.Dünya Savaşı ve zor dönemler..
Sadi Yaver Ataman, "Halk ona Picoğlu'
diyor. Aslında Bicioğlu\
Bicoğlu
olması gerekir diye yazmaktadır. Bunu da Orta Asya
Türklerinin oyun havalarına
"Bi" ve oyuncuya da "Bico" dediklerine dayandırmaktadır.
Nitekim, müstehcenlik taşıyan bu lakabın T.R.T ekran ve
mikrofonlarından izahının güç olacağı düşünülerek: "Bicoğlu Osman" veya "Osman Bicioğlu'ndan alınan bir
Giresun Türküsü..." şeklinde anons edildiği görülmektedir.
Bunu bir incelik olarak değerlendiriyoruz.
Picoğlu Osman, orta boylu, etine dolgun ve tombul yüzlüydü.
Çok içki
içerdi. Rakıyı çok severdi. içki bulamadığı zaman, acı soğan
ve acı biberle kendini
tatmin ederdi. Bol biberli karalahana kaynatmasına
bayılırdı. Şaka yapmaktan çok
hoşlanırdı. M. Sırrı Öztürk bir anısını şöyle anlatıyor:
"Çok ufaktım. Yanı sıra düğünlere giderdim. Fakirlik
(1945-1946) zamanları... Tahtadan bir davul yaptırmıştı. Ekmeğini, çökeleğini, soğanını, rakısını ve kemençecesini
özenle yerleştirdiği bavulunu, sırtına yükler ve gideceği
yere öyle giderdi. O zamanlar Çömlekçi'de beton köprü yoklu. Dal köprü vardı. Karaburun'a düğüne
gidiyorduk. Köprüden geçerken her zaman olduğu gibi beni omuzuna aldı.
Tabi. sırtında da koca
tahta bavul... Köprünün ortasına geldiğimizde, şöyle bir
durdu, bir kaç saniye
soluduktan sonra bana dönerek: *Ula torun eyi bir hamal
buldun!' dedi."
Atma türküde ustaydı. Her duruma her şekle göre rahatça türkü
yakardı. Bu
dalda Karadeniz Bölgesi'nin gelmiş geçmiş en büyük
ustalanndandır. Bu yeteneği
sayesinde en zor durumlardan kazasız belasız kurtulmayı
başarırdı.
Bir gün Tirebolu'da Ortacami köyünde "Hıdırlı" ailesinin
düğününe davet-
lidir. Her ne sebeptense düğün sahipleri kendisini dövmeye
kalkarlar. Soğukkanlılığını muhafaza ederek ve düğüne misafir gelmiş bir
arkadaşını da kastederek:
"Ocaktaki tencerem,
Kurudadır kuruda,
Hıdırlı beni dövse,
Var Ordu'lu burada."
Yine bir gün Tirebolu'nun Ede köyünde düğündedir. Düğünün en
coşkulu
anında jandarmalar gelir. Düğün sahibinden ve muhtardan
düğünün dağıtılmasını
isterler. Picoğlu Osman hariç herkeste bir korku, bir
telaş... "işi bana bırakın, gerisine kanşmayın" der. Kıvrak bir hava çalarak, horon
oynayanların arasına dalar.
Bir taraftan dönerken, başlar türküsünü atmaya:
"Yüksek dağın basında,
Dil veriyor serçeler,
Ne has horon tepiyor,
Yaşasın Edediler,
Yüksek dağın başında
Eğil fidanım eğil.
Uşak horonu bozman
Candarma bişi değil."
Tabi, espri türkü karşısında yumuşayan jandarmalar düğünü
dağıtmaya kı-
yamazlar ve geri dönerler.
Piçoğlu Osman TRT Ankara
Radyosunda bir koro çalışmasında
Picoğlu, cömert ve gözütok bir insandı. M. Sırrı Öztürk.
bakın bu konuda
neler söylüyor: "Onun yaptığı düğünler çok kalabalık olur,
adeta "Cumhuriyet
Bayramı* havasına bürünürdü. Yakın köylerde o tarihlere denk
gelen düğünler
olursa. hemen tehir ederler, onun yönettiği düğünlere
gelirlerdi. Onsuz bir düğün
dernek düşünülemezdi. Vakfıkebir, Beşikdüzü, Tonya gibi uzak
yerlerden de düğünlere çağrılırdı. Eğer o sıralarda kendi
köylülerinin de düğünü varsa, tehir ettirir tabir yerindeyse,
'kaçanı kovalamak' için uzak yerleri
aradan çıkarmaya bakardı. Bu teklifi seve seve kabul edilir,
ancak köylüsünden de para almaz, bahşişlerle yetinmeye çalışırdı. Bu bahşişlerden bana da verir,
bir nevi beni teşvik ederdi.
Tabi dünyalar da benim olurdu. Bugün bir yerlere
gelebilmişsem, Picoğlu'na çok
şey borçluyum. Allah rahmet eylesin!..."
Adeta alamet-i farikası olan kasketini mecbur kalmadıkça
basından hiç çıkarmazdı. Bu kasket kendisine ayrı bir hava verirdi. Espiye
köylerinden birinde düğünde çıkan bir kavgada başındaki
şapkadan olur. Düğün dönüşü başındaki şapkayı göremeyenler akibetini sorarlar. O da
"Espiyenin üstünde
Düğün derneğimize.
İçelim eğlenelim,
Bakalım keyfımize.
Uzak yerden geldiniz,
Bunca yolu teptiniz.
Lakin teşrifinizle,
Bizi dilşad ettiniz.
Buyurun baş köşeye,
El atalım şişeye.
Kafaları çektikçe,
Boş verdim her şeye.
içelim eğlenelim,
Coşalım söyleyelim
Gelin ve damat beye
Saadetler dileyelim."
Bahşiş için:
"Kemençemin hclinc
Kuradayım kurada.
Bahşişimi verecek
Hasan dayım burada,"
şeklinde türkü atardı.
Bir düğünde davetli olarak bulunan bir kaymakama da;
"Güneş açtı geliyor
Buludun arasından.
Bahşişimi verecek
Devletin parasından"
şeklinde, espriyle karışık türkü atar.
Çok da yakışıklı idi. Kılık-kıyafetine özen gösterir, o
günün modasını takip
ederdi. Her Karadeniz delikanlısı gibi bıçkın ve çapkındı
da...
Bir gün çala söyleye Tirebolu Ortacami köyünden düğünden
dönerken, dayanamaz, gruptaki kızlara şu türküyü atar:
"Ağacın tepesinde
Dil veriyor serçeler.
Biriniz benim olsun
Hey gidi güzelceler."
Şakayı çok severdi. Çarpık bir duruma veya muameleye maruz
kaldığında,
yan şaka, yan ciddi küfürle karışık cevabı hemen
yapıştırırdı.
Yine M. Sırrı Öztürk'ü dinleyelim: "Bir gün Tirebolu'ya
ağaların düğününe
gitmiştik. Yan yana dizilmiş masaların çevresinde altmış
kadar davetli var. Tam bir
ağa sofrası. Sadece kuş sütü eksik. Picoğlu, elinde
kemençesi yine her zamanki gibi döktürmekte. Yanında
oturmakta olan bir arkadaşı da rakı kadehim ve peşinden de çatalına daldırdığı bir dolmayı Picoğlu'nun ağzına
tıkmaktadır. Kemence
çaldığından eli meşgul olan Picoğlu'na güya yardımcı
olmaktadır. Bir kadeh rakı,
bir adet dolma... Bu hareket üç defa tekrarlanınca,
Bicoğlu'nun kemençeyi bırakmasıyla, arkadaşının elini yakalaması bir olur ve;
'Ula.....oğlu, senin bu çatalın
ucu hiç tavukla, köfteye batmaz mı? Hep dolma, hep dolma...
Bana bir garezin mi
var' diye patlar.
Picoğlu Osmana Colombia Plak Şirketi'ne "Taş Plak" diye
tabir edilen plak-
lardan dört adet yapmıştır. Plaklara okuduğu türküler:
"Giresun Karşılaması
(Altunu Bozdurayım)", "Irmağın Kenarında", "Tamzara",
"Giresun Eşref Bey
Sarkışı", "Fadime","Trabzon iskele Kahya Havası", "Romiko",
"Trabzon Sıksara
Horon Havası"dır. Bunlardan; "Giresun Karşılaması",
"Fadime", "Geminin
içineyim" ve "Eşref Bey Sarkışı" T.R.T. repertuarındadır.
Giresun Eşref Bey Sarkışı
Giresun üstünde vapur bağırıyor
Eşrefin yarasını doktor sarıyor
Eşrefin annesi yanmış ağlıyor
Atma Hakkı atma pişman olursun
Gedikalizadelere hasım olursun
Attığın mermiden sen utanırsın
Pazarsu dereleri bir ufak dere
Eşrefi vurdular nafile yere
Nafile nafile o da nafile
Cenazeni koydular otomofi le
Giresun'da dostum var, o da nafile
Cami Sokak pakelini atlayamadım
Hakkı düşman olmuş anlayamadım
Atma Hakkı atma pişman olursun
Giresun gençlerine hasım olursun
Attığın mermiden sen utanırsın
Picoğlu çocukları çok severdi. Onların her
türlü haylazlığım hoş görüyle karşılar, hemen bir türküyle nazikçe ikaz ederdi.
Hastalığının arttığı bir gün evinin bahçesinde bir dut
ağacına sırtım vermiş,
dinlenmeye çalışıyormuş. Küçük çocuklar tarafından da
rahatsız ediliyormuş.
"Kemençemin beline
Kuşak sararım kuşak
Cennet gölü basında
Balık çoğumuş uşak!"
diye kibarca onları basından savmak için bir türküyü alınca,
haylazlar "Cennet
Gölü" basında avlayacakları bol balığın hayaliyle bir anda
toz olmuşlar.
En son olarak Kayaköprü köyünde Polis Memuru Niyazi'nin
düğününü
yaptı. Daha sonra hastalığı iyice artmaya başlar
Vakfıkebir'e doktora gider.
Doktor; "Seni iyi edeceğim!" der. Tabi, inanmaz. Çünkü,
içinde bulunduğu durumun vehametini iyi biliyor. Hastalığı
"Siroz" Doktora boşu boşuna para kaptırmaya da niyeti yok. Buna rağmen sınamak için sorar: "Yüzbin
lira verirsem (o gün
için servet...) beni eski Osman yapar mısın?". Tabi, doktor
bir cevap veremez.
Daha sonra, hastalığına çare bulabilmek için iki defa
Istanbul'a gidip gelir.
Bu arada, son olarak şu türküyü attığı söylenir:
"Soğuk soğuk sulardan
içtim ufağım içtim
Ağladı da dedi ki;
Bu dünya bizden geçti!..."
Fındık dallarının yeşerdiği, rengarenk çiçeklerin açtığı,
kuş cıvıltılarının
neşe saçtığı, çisil çisil yağmurların topraktan bereket
fışkırtmaya hazırlandığı
ilkbaharsın son günleridir. Yaz mevsimine merhaba demeye az
kalmıştır. Hastalığı iyice ağırlaşır. Tüm bu güzellikler
artık bir şey ifade etmemektedir. O'nun için
Tedavi olmak için istanbul'a gitmek ister. Trabzon'dan
gelecek olan "Karadeniz" yolcu gemisi beklenmeye başlanır.
(O yıllarda kara yolları yeterli olmadığı için, deniz yolu tercih edilirdi). Denizde de müthiş
fırtına vardır. Geminin
Görele'ye yanaşması imkansız gibi bir şey. Ancak İlgililer
nezdinden yapılan teşebbüsler netice verir, geminin Görele'ye uğraması sağlanır.
Yıl 1946. Haziran ayı
başları. Picoğlu'nun namını bilen ve O'na hayranlık duyguları
besleyen geminin
süvarisi Deli Bahtiyar "salon iskelesi" ni indirterek
Picoğlu'nü birinci mevkiye aldırır. Başka yolcu da almaz. Gemi artık Istanbu'a gitmek üzere
yola çıkmıştır.
Çıkmıştır çıkmasına da, bu yol Picoğlu için artık "dönüşü
olmayan" bir yoldur.
Her ne kadar geminin rotası istanbul'dur amma, "Azrail"
O'nun rotasını ebedi
alemin dönüşü olmayan yoluna çoktan ayarlamıştır bile.
Gemi Amasra-Zonguldak arasında seyrederken şu dörtlüğü söyler
ve çok
geçmeden de son nefesini verir (4 Haziran 1946).
"Kestim parmacuğumu
Kanım akıyor kanım
Zonguldağın üstünde
Canım çıkıyor canım."
Geminin "seren direği"ne gemide cenaze olduğunu belirten
"Sahil Sıhhiye
Bayrağı" çekilir. Gemi Zonguldak'a gelince bayrağı gören Sahil
Sıhhiye ilgilileri
cenazeyi almak üzere gemiye girmek isterler. Süvari Deli
Bahtiyar öfkeyle: "Ben
kanun manun tanımam. Burada kanun benim. Vermiyorum cenazeyi!"
diye top
gürlemesini andıran bir sesle kükrer ve cenazeyi vermeden
yoluna devam eder.
Sirkeci rıhtımında, cenaze mahşeri bir kalabalık tarafından
karşılanır.
Buradan Kulaksızca götürülerek ebedi istirahatgahına tevdi
edilir.
M. Sırrı Öztürk unutmadığı anılarından birim de şöyle anlatıyor:
"Picoğlu'nun öldüğü sene Daylı'da bir düğündeyiz. Düğün alayı
rahmetlinin
evinin yanından geçerken, ustası Karaman Halil Ağa tüm
çalgıları susturdu, başladı hıçkıra hçkıra ağlamaya. Bu durum
hepimize çok dokunmuştu. Biz de ağladık. Allah her ikisine de rahmet eylesin!"
Tirebolu Ortacami köyünden Enver Tepe'nin bir acısıyla
yazımızı noktayalım:
"Birgün Tirebolu eşrafından Ahmet Karakaya'nın düğününe
gelmişti. Bu sı-
rada bir mâzı yapımı için bir dut ağacının yerinden sökülüp,
bir başka yere dikilmesine karar verilmişti. Olaya şahit olan Picoğlu:
"Ula uşak, ha bu dutu yerken dersiniz ki; birgün burada
Picoğlu'da vardı".
O dut ağacı şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum amma, şurası bu
gerçek
ki; kemençeler çalınıp, horonlar tepildikçe rahmetli
Picoğlu'nun "Baki kalan bu
kubbede bıraktığı hoş sada" gönüllerde yankılanmaya devam
edecektir.
Picoğlu ekolünü, günümüzde M.Sırrı Öztürk sürdürmektedir.
DURKAYA (Kemal ÎPŞİR) (1911-19.08.1989)
Ardıç koyundendir. Davul, zurna, kemence sanatçıları çıkarmış
bir aileden
gelmektedir.
Durkaya adıyla ünlenmiştir. Bebekken ağır bir hastalığa
yakalanır. Köyde
yapabilecek ilaçlar denenir. Bir sonuç alınmaz. Babası umudu
keser. Basında
beklemeye başlar oğlunun. Aksakallı biri çıkagelir. Hasta
bebeğin basında durur,
bakar sonra basını okşar: "iyi olacak oğlun" der, babasına,
"yaşayacak..." der.
"Bundan sonra buna Durkaya dersen iyi olur" der. Gider.
Hasta bebek. Kemal iyileşir. Bu olaydan sonra sakallı adamı gören olmaz. Kemal da "Durkaya"
adıyla
çağrılır.
Durkaya'nın bir ara Giresun'da Velioğullan'na çoban durduğu,
kemençeyle
orada tanıştığı söylenir. Durkaya'nın ustası kemençenin gelmiş
tek virtüözü
Karaman'dır. Derekuşçulu'da bir düğünde. Karaman, Piçoğlu,
Durkaya buluşurlar. Çalarlar, oynatırlar, oynarlar. Düğüne gelenlere mutlu
saatler yaşatırlar, iki
sanatçı da ustalarına çok saygılı davranmaktadır. Karamanca
düğündekilerden
kimileri sorar, yetiştirdiğin iki ustanın en iyisi hangisidir?
Karaman az durur,
sonra; "Arkadaşlar, en güzelini Durkaya çalar, Piçoğlu'da
türküyü iyi söyler" der.
Gerçekten de yay atma ustası olan Durkaya'nin olağanüstü
güzellikte çaldığı, çok
yumuşak, okşayıcı, kıvrak bir üslubu olduğu kemençeden
anlayanlarca bilinir.
Horon oynatırken ezgiden ezgiye geçişleri incelikli, çok
ustaca, kulak okşayıcıdır.
Kısa, orta boyluların genel kıvraklığı, hareketliliği tümden
Durkaya'da top-
lanmış denebilir. Horona çalarken coşar, coşar. Gerek
oynayanları, gerekse izleyenleri coşturmada üstüne yoktur.
Yerinde duramaz. Oynar, koşar, dolanır, eğilir, çöker, zıplar,
oturur, kalkar, yatar, fırıl fırıl döner. Horon artık çalanla,
oynayanlarla, izleyenlerle öyle bütünleşirki tek kişinin sanat
gösterisine dönüşür.
Düğünlerde yeme, içme, eğlence, oyun, tüfek, tabanca... gırla
giderdi eskiden. Kemençeciler içki içenlerin bulundukları
konaktan konağa gide gele iyice bulanırdı, yorulurlardı.
Horonlar, eğlenceler o denli uzar sarhoşlar o denli sapıtırlardı ki kemençeci olarak
onları kırmadan durumu kurtarmak
zordu, beceri isterdi.
Durkaya böyle durumlarda küçük parmağı ile çok ustaca
kemençesinin ince telini
kopartır, tel koptu, diyerek durumu kurtarırdı. Olay çıkmasını
da önlerdi.
Sis Dağı'nda Otçu Göçü Şenlikleri yapılmaktadır Büyük bir
horon kurul-
muştur. Usta kemençeci Piçoğlu coşturur da çoşturur
oynayanları, izleyenleri.Gençtir Durkaya, su gibi delikanlıdır. Hareketli, atak,
fırtına gibi çalmaktadır.
Topuk otunun içinde yuvarlanmaktadır. Piçoğlu alınır, kızar.
Türkü atarak uyarmaya başlar. Durkaya anlamaz, farkına varmaz
belki de. Ama yavaş yavaş gerginliği azaltır. Durkaya, yavaşlar. Piçoğlu çıkar yavaş yavaş
horondan, Durkaya'ya
bırakır yerini.
Durkaya şakacıdır, esprilidir. Bir düğüne gider yıllar önce.
Kıtlık, yokluk
yıllarıdır. Doğru dürüst evi barkı bile yoktur. Çubuktan
yapılmış evlerde oturulmaktadır. Gece Durkaya'yı yatırır ev sahibi.
Altına ot yığını, basının altına da bir bağ sap bırakır. Evin
kadını gelir. Saygıyla bağa, yatağa bir daha bakar. "Gardaşım
der, rahat mısın, bir bağ sap daha getireyim mi?" Durkaya: "Sağol
bacım" der, "Ben sabaha kadar ancak bunu yerim."
Durkaya, yöremizin hikaye anlatıcısıdır. Doğu Anadolu'da çok
yaygın olan
hikaye anlatma geleneğinin yöremizdeki sanatçısıdır Durkaya.
Basından geçenle hikayeye dönüştürerek, "hikayeli türkü"
yaratır.
Sevdiği kızla kızın evinde buluşmaktadır. Birinde kızın
ağabeyine yakalan
Türküyü Durkaya'dan dinliyelim:
Kaymakam mı donattı
Böyle uzun yapıyı
Saat iki var idi
Vardım vurdum kapıyı
Gırat gider yokuşa
Bak paltuna paltuna
Yorganı dört gat yaptı
Dizlerinim allına
Yaylanın soğuk suyu
Deldi bağrı mı deldi
Vardumudu kapıyı
Bayan dışarı geldi
Bu benim garip güzüm
Yedi can ı m ı yedi
Kalktı açtı gapıyı
O kırmızı yanaklar
öyle sarılır dİle
Vardım girdim içeri
O yavrumula bile
Gece çıktım dışarı
Aya bakan m aya
Bayanı la beraber
Vardım girdim odaya
Vardım girdim odaya
Omuz verdim dökmeye
Henüz başladım idi
Sevip sevip öpmeye
Yaylanın soğuk suyu
Deldi bağnmı deldi
öpüşürken kız ile
Hem de abiyi geldi
Daha gece gerek yok
in kepekten altına
Haber anlatamadım
Gavur oğlu gavura
Merdivenden aş i ye
Hem de indim ah ıra
O benim garip güzüm
Kattı aklımı kattı
Aşkolsun Durkaya'ya
O ineğin önünde
Acele gene yattı
Utaniyum arkadaş
Hepsi n i demeye
O gencecik yaşlarda
Paldırları yemeye
O benim garip güzüm
Kattı ahımı kattı
Geldi bayan aklıma
Bir gucacık alafı
Birgucak çayır aldı
Hemen üstüme attı
Hapisane içinde
Yandım Alih'ım yandım
Elbisemden çıkarken
Beni yiyecek sandım
Yaylanın soğuk suyu
Deldi bağnını deldi
Üç günlük gelin iken
Bana selamı geldi.
Dulanayım yavrumun
öyle kalem kasma
Acele gene yavrum
Geldi bayan yanıma
Keşan attı başıma
Bir gürsün atacağım
Karşıdaki yapıya
El tanımasın diye
Gırmızı koşan ile
Attı beni gapıya
Gırat gider yokuşa
Bak paltuna paltuna
Ordan çıktım dışarı
Kaldırımdan aşağı
Ben sıçradım altına
Yaylanın soğuk suyu
Deldi bağrı m ı deldi
U eşek oğlu eşek
Hemen ardımdan geldi
Gece çıktım dışarı
Aya bakarım aya
Yanımın ortasına
Vurdu goca bir gaya
Merdivenden aşiye
Usulca ineceksin
Uy eşoğlu eşek
Beni öldüreceksin
Gayıkçının elinde
Bak ganciye ganciye
Çile asa gaçarken
El attım tabancaya
Böyle böyle gezerken
Sen bir hale galırsın
Tabancama el attım
Etme Durgaya dedi
Bir be laya galırsın
Bu şarkıyı çıkaran
Ne ne yamandır ne yaman
Ey gidi arkadaşlar
Türkünün sonu tamam.
Ünlü kemence sanatçısı Durkaya'nın yıllardır
yöremizde türkü olarak da söylenen bir öyküsü daha vardır.
Gençliğinde basından geçen olayı Durkaya öykütürkü biçimine
dönüştürmüştür. Olay Yağlıdere'de geçer. Durkaya'ya bırakalım
sözü, yani ustasına. yaratıcısına:
"Düğünü yaptım. Orada arkadaşın biri dedi ki, "bu akşam benim
misafirim-
sin". "Kemence çalarsın" dedi. Biraz da sert dedi ha. "Bu
akşam misafirimsin, kemence çalacaaz..."
Kemençeci, o arkadaşın yanında kaliyu.
Arkadaş, kemençeciye, şöyle küçücük bir rakı aliyu, misafirim
içer, diyerekten... Habile, küçücük bir rakı aliyu.Kemençeci
de çok serhuşumuş. Arkadaşıyla gittiği köyde yatıp uyuyu...
Zabahınan yola çıkıp geliyu. Geliyu... Karşı tepeden biri
sesleniyu, çağrıyu:
-Oraaaaa, karşı-dan gideen heriiif... Kemençeci anamiyu. Herif
iki defa çağrıyu.
-Oraaaaa. karşı-dan gideeen heriiif... adam, diyu ki," Elinde
bunun, diyu gabak gibi tahta parçası var. Bi de öyle çağralım,
diyu... Kemençeci serhuşun teki...
Çağırmaya anlamiyu. Bida, gene çağırıyu:
-Oraaa, elinde gapak gibi bişi olan heriiif... Kemençeci;
-Kim ulaaaa, kim ulaaa...diyu. Adam sesleniyu:
-Ulaaa, he-mi-şee-riim, köyde Hasan Dayım öldüüüü. Ha-ur-dan,
Osman
Da-yı-ma ça-ğır-da cenezeye gel-siiin. Osman Dayına çağır...
-(Kemençeyle) Ulaaaa Osman Dayı...ses yok. Kemençeye asıliyu
şöyle bir:
-Ulaaa Os-man Dayı... Gene ses yok. Asıliyu Kemençeye:
-Ulaaa Os-man Dayı... Osman Dayı üçüncüde dışarı çıkiyu.
Kemençeci ası-
liyu kemençeye:
U-laaa Os-man Da-yı
u-la köyde Ha-san
Dayı öl-müş-de u-la
Seni cenezeye çarıyular
Çarıyurlar
Çığırıurlar... heeeeeyy...
Ey gi-di Os-man Dayı
Hasan Da-yı öl-müş dee
Sen-de mi öle-cek-sin
Dokuz tah-ta al-tın-da
Ne cevap ve-ri-cek-sin
imamın ka-yı-ğı-na da
Sen de mi gi-re-cek-sin
Sen de mi bi-ne-cek-sin
Oooyyy... Oooyyy... Oyy...
Ulaa diyum hemen, ula. Kemençeyle ceneze
çığırıyu. Eski zaman çifte da-
bancayı çekiyu, "kümmm.." bi dene atiyu. Kemençeci de
dabancayı çekiyu belinden, "ding... dingding... ding" Garı,
diyu adam, kemençeci de dabanca varmış...Tüfee getir, diyu.
Tüfee, şöyle bir bağ mermi sürüyü, beş mermi. Dür, seni vurim,
diyu. Başliyu atmaya: "Tak kum tıkuvv... Tak kum tıkuvv... tak
kum tıkuvv... tak kum tıkuvv... tak kum tıkuvv. Beş mermi
atiyu kemençeciye. Kemençeci kaçiyu... Tabi, vursa vururdu,
kemençeciyi ya, vurmadı adam... Vurur mu yahu!
Adam, şimdi geliyu, alt tarata geliyu. Çoban varmış orda.
Çobanı çagiriyu.
Çobanın basında kepenek var. Çobana da kıziyu. Çoban gaçiyu.
Kemençeciye, "ora, çoban, çoban" diyu. Kemençeciyi çoban
saniyu. "Ne var amca?" diyu. Haburdan bir kemençeci geçti mi,
gördün mü? diyu. Amca diyu, buldan biri geçti ama kemençeci mi
ne bilim diyu. Osman Dayı'nın kolu çok kuvvetli. Kemençecinin
(çobanın) kolunu tutuyu. Onun kolu çalı gibi kaliyu.Osman dayı
iri. Bıyığı motorun pervanesi gibi. Adamın kolunu tutsa
koparır yahu!
Osman Dayı (anıyu kemençeciyi. "Ora sen midin, domuz?" diyu.
"Ora sen biliyu musun, ora beni vuruydun az daha" diyu. "Ora
seni vurmadım mı?" diyu.Biliyu musunuz o zamanlar gencidim,
öylece. Gençtim ben o zamanlar. Yaa ne işler geçiyu insanın
basından."
Görele kemençecinin merkezidir. En yaratıcı, en kıvrak, en
içli burada çalınır kemence. Halkbilimci M. Arif Altunbaş,
Tonya Horon Ekibi'yle Dünya Birincisi olduğu yarışmada. Yunan
ekibinin sorumlusu Constantin'e "Horonun, horon giysisinin,
kemençenin kimin olduğunu" sorar.Constantin, horonun da.
giysilerinin de bizim (Türklerin) olduğunu söyler. Der ki,
"Sen öğretmensin ama bir şey bilmiyorsun. Elevi denen bir yer
var, şimdi oraya ne diyorsunuz? Görele, dedim.Constantin.
"İşte orası, varya, kemençenin menşeidir" Gerçekten de Tuzcuoğlu, Karaman, Piçoğlu gibi ustaların yanında yer alır.
Karaman, Piçoğlu nasıl bir ekolse, Durkaya da bir ekoldür.
Durkaya ekolünü
Katip Sadi (1938) ve Şenel Dandin sürdürmektedir.
MEHMET SIRRI ÖZTÜRK
1938 yılında Görele'nin Hürriyet mahallesinde (Kemikli) doğdu.
Babasının
adı Mehmet, annesinin adı Hidayettir. 6 yaşında kemence
çalmaya başladı.
Kemence hocası Piçoğlu Osman'dır, iki sene Piçoğlu Osman'la
birlikte düğünlerde kemence çaldı. O zamanların
imkansızlıkları nedeniyle, kendi kemençesini, çöğürden,
süpürge sapından yaptı. Ona kemençeyi Piçoğlu Osman yaptı. 18
yaşında kadar, Görele'de düğünlerde, yaylalarda kemence çaldı.
1958'da Hava Kuvvetlerinde bandocu olarak vatani görevini
yapmak üzere askere alındı. 1967'de Ankara Radyosu'na davet
edildi. Burada memleket havalarıyla ilgili birçok bant yaptı.
Ankara Radyosu'ndan sonra istanbul Radyosu'nda da çalıştı.
1985'de İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuarı'na davet
edildi ve hoca
olarak göreve başladı. Yurt içinde ve dışında sayısız
festivallere, düğün ve davetlere katıldı. TV ve Radyo
programlarına çıktı. Almanya, Fransa, italya, Macaristan ve
Lüksenburg basta olmak üzere birçok turneye katıldı. 4 çocuğu
olan Öztürk, halen l.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuarı'nda
hoca olarak çalışmaktadır.
KATİP ŞADİ
Görele'nin Derekuşçulu Köyünde
doğdu. 10 yaşında kemençeye başladı.
Ustası Durkaya'dır. (Kemal İpşir) Kemence çalmaya emanet bir
kemençeyle başlamıştır. ilk kemençesi 15 yaşında olmuştur, ilk
plağım 1962 yılında çıkardı. Çok sayıda plak ve kaset dolduran
Katip Sadi TRT ye de kaset yapmıştır.
Sami GÜNAY
1938'de Çürükeynesil (Sağlık köyü)'de, Camiyanında doğmuştur,
ilkokulu
Görele'de okumuş, Ortaokula başlamış, bitirememiştir.
Çocukluğunda olağanüstü bir ilgiyle kemence çalmaya
başlamıştır.
Camiyanı, köyün en geniş alanı, halkın toplanma
yeridir. Ayrıca Karadere» Maksullu ve daha yüksek köyden
gelenlerin dinlenme yeridir. Hemen hemen her gün Karadere'den
Görele'ye gelen kemence virtiözü Karaman da Camiyani'nda
dinlenir, arkadaşı Ali Günay'la konuşur....su, ayran içer....
Ayrıca çok iyi kemençeci Hocali Özdemir'de çok yakında
oturmaktadır. Sami Günay Karaman'dan, Hocali özdemirden de
yararlanarak
kendi çalma tekniğini yaratır. Görele'de, Eynesil'de,
Tirebolu'da, Örcn'de,
Beşikdüzü'nde... çok sayıda düğün yapar. Kemençe'de aranan
isimken Almanya'ya gider. Ama orda da sürdürür kemençeyi.
Düğünlerde, gecelerde çalar. Kemence çalmadığı gün yoktur.
Almanya'dan emekli olan Sami Günay, yılın bir holümünü
Almanya'da bir
bölümünü de Görele'de geçirmektedir. Görele'nin ezgilerini
doğru olarak çalan kaynak kişidir. Ayrıca bölgemiz dışındaki
ezgileri de kolayca çalmaktadır.
M.Naci KESKİN
Görele'nin Haydarlı Köyünde doğdu, tik, orta ve liseyi
Görele'de okudu
Görele Ticaret Lisesİni son sınıfında iken TRTnin açmış olduğu
"Yetiştirilmek Üzere THM Saz Sanatçısı Sınavı"nı, Türkiye
genelinde 7 bin kişiden ilk 41 kişi arasınA girerek kazandı.
Daha sonra 8 ay kurs gördükten sonra, Ankara Radyosunda göreve
başladı. TayiniNİ istanbul Radyosu'na isteyerek, Istanbu'a
geldi ve halen bu radyoda görev yapmaktadır.
M. Naci Keskin kemence sanatçılığına, mısır tarlalarım kazan
imecelere ke-
mence çalmak için, babasının ona bir kemence almasıyla
başlamıştır. 1985 yılında ilk kasetini çıkaran M. Naci Keskin,
ayrıca Türkiye'de ilk defa "nota" ile Türkiye Radyoları'nda
kadrolu kemençe sanatçısı unvanını taşımaktadır.
Mehmet MAKSUTOĞLU
Hüseyin ÇINAR
1959 yılında Menteşe Köyünde doğdu.İlköğrenimini Menteşe köyü
ilkokulunda yaptı.Okurken aynı zamanda çobanlık
yapıyordu.Kemençe sevdası 1971 yılında koyun otlatırken düz
bulduğu yerde ağzıyla çalıp köydeki çoban arkadaşlarına çalıp
oynatırken başladı.O sene yaptığı başak parası ile Esat
Somuncu'ya verdiği kemençe siparişiyle ilk kemençesini aldı ve
en büyük idealini yerine getirdi.15-20 gün sonra "yeşil boyalı
kayık" havasını çalmaya baladı.
Hikmet GÖK
1961 Karakeş köyünde doğdu.İlk öğrenimi köyünde, orta ve
lise öğrenimini Görele'de tamamladı.1971 yılında bağlama
çalmaya başladı.1983 yılında kemençeye aşık oldu ve çalmaya
devam ediyor.
Kaynak : Ali Bilir-Geçmişten Günümüze Tüm Yönleriyle Görele